27 Aralık 2012 Perşembe

Dilek Ağacı



     
M
artılara denk boyuyla, hep yukardan bakardı ziyaretçilere. Sanki boyu çok uzunmuş gibi pek bir manidar, pek bir alaylı davranırdı hep. Kocaman dünyanın tek sahibi, tükenen soyunun son üyesiydi sanki. Ama yinede ziyaretçileri onu çok sever, fırsat buldukça ve mecbur kaldıklarını hissettiklerinde yanına koşar, içlerinden hep o güzel fikirleri telaffuz ederlerdi.

Kurumuş dallarında tek bir yaprağı barındırmayan bu buruşuk, kırışık ve eski yüz, ziyaretlerden çok hoşlanır ama bununda anlaşılmamasına savaşırdı. İkiye ayrılan gövdesi, günün hiçbir zamanı gölge yapmazdı. Hiçbir şeyden de hoşlanmayan bu kibirli çehre yanından geçen sürülere de burun büker, birazcık olsun dinlenmeye üzerine konan kuşlara muhalefet ederek yalnız kalmayı tercih ederdi. Dalları arasında bile bir rekabet yapar, dibinde biten bodur otları göstererek, onları geçmelerini isterdi. Biraz ötede yeşeren pirinç tarlalarına bakıp kıskanır, sonra başını hızlıca çevirerek kıskandığını belli etmek istemezdi. Yanı başındaki birkaç sarı otu göstererek, “bakın işte burada su yok, olsa benimde yapraklarım, her ilkbaharda açan çiçeklerim olurdu.” derdi; yeşeren otları görmezden gelerek.

Üzerine bağlanan rengârenk kumaş parçalarına anlam veremez, çoğunu da beğenmezdi. Ara sıra en üst dalına uzanmaya çalışan ve üstüne basanlara sinirlenir, dallarını uzatabileceği en uzağa uzatırdı.

Toprağın derinliklerine uzanan köklerine inat o, üzerine konup duran kuşlar gibi olmak istemişti. Bazen de üzerindeki rengârenk dileklere denk uçurtmalara gözü takılır, uzun uzun onları izlerdi. Yanı başından onu umursamayarak koşup giden çocuklara da çok kızardı. En büyük eğlencesi ise, ona dayanarak oynanan saklambaç oyunuydu.

Adı yoktu ve ona göre buna gerek de yoktu. Ama insanlar bir şey diyorlardı ona elbet. Ama o bunu uzun süre öğrenemedi. İlk olarak bir ikindi vakti, onu tek başına ziyarete gelen bir genç kızdan öğreniyordu adını. Ona; “ Ey dilek ağacı, kölen olayım beni Murat’ ımla kavuştur. ” diye haykırıyordu genç kız. Bunu üç kez haykırdıktan sonra yanında getirdiği kırmızı yazmasını kınalı elleriyle uzanabildiği ilk dala asan genç kıza uzun uzun baktı hayretle, ta ki uzakta kaybolana dek. Artık adı vardı: DİLEK AĞACI. Şaşkın, bazen de sorulara cevap bulamayan kuru bir ifade. Yıllarca bekleyen ve sonunun nerede olduğu kesin ama ne zaman olduğu kestirilemeyen, uzun saçlarını serin rüzgarlara doğru acı acı salan dilek ağacı. Hayatların umudu, umutların melodisi, yalnızlığın bekçisi, somurtkan, şaşkın ve soluk, derin çizgili bir baş; dilek ağacı…

Hiç yorum yok:

Yorum Yapın-Paylaşın Sesinizi Duyurun!
Bu yazıya 1 yorumda sen yaparak düşüncelerini yazabilirsin!.Hatta hemen sol tarafta bulunan Paylaş butonuyla bu yazıyı arkadaşlarınla paylaşabilirsin