Korkuyoruz, yitirmeye yüz tutmuş yanlarımızdan. Bir an için başımızı çevirecek olsak, kopacakmış gibi geliyor hayat bağlarımız. Bir bardak hüzün sunuyor her tül aralığında hayat. Nedendir bilinmez, hiçbir zaman “hayır” diyemiyoruz. Büyük bir şevk ve dört koldan sarılıveriyoruz bu sıfatsız kadehe ve kokusuna, tadına aldırmıyoruz.
Korkuyoruz bazen de soluk alıp vermekten. İstemediğimizi sandığımız şeyin hayat ve yaşamak olduğu gelene değin zihnimize, sarhoş bir halle nahoş bir tatta bakıyoruz. Salıveriyoruz dünyalara bir deli rüzgâr ve en çok yaşamaktan değil, yaşayamamaktan korkuyor; her selaya kulak kabartıp, her renkte bir mana arıyoruz. Sonu gelmiyor isteklerimizin. Yeryüzüyle kalmıyor, gök kubbeyi bile sarsıyor çığlıklarımız. Hayallerimiz sarıyor yedi kat semayı, rüyalar konuk oluyor evlere bir bir. Ne zaman serinletecek bir rüzgâr esecek diye bekliyoruz.
Korkuyoruz! Evet, korkuyoruz “korkuyorum” demekten. Güneşin doğmayacak oluşundan, ertesi günü göremeyecek olmaktan, yaşadıklarımızdan, yaşayacaklarımızdan, sırlarımızdan, bir sabah onun olmayışından, boşa harcananlardan ve geri kalanlardan. Ah! Ne çok şeyden de korkuyoruz da hala “korkuyorum” demekten korkuyoruz.
Korkuyoruz! Yani atıyoruz ilk adımını kaybetmenin, yani sırtlıyoruz tüm yükünü çelimsiz dünyanın ve mahvolmuş bir vahameti göğüslüyoruz günden güne. Ve bilmiyoruz nokta yerine virgül koyarsak ne olur; sarıya yeşil dersek kim ne der. Çünkü o denli sıradanlığı çerçevelemiştir ki bu tablo, baksak ya da adım atsak kayboluveririz. Sorun etmeyiz hayatın sıradanlığını, gri bir tondan ibarettir tüm tümceler. Oysa özgürdür tüm insanlar, yani öyle değil miyiz hepimiz? Öyle düşünmekte ve öyle yaşamamakta mıyız? Öyleyse nedir hala bizi sınırlayan; kısıtlayan nedir özgürlüğümüzü? Soru işaretlerini kaldıramıyoruz yaşamımızdan ve bir parantez dahi açamıyoruz. Madem kollarımızda kelepçe, ayaklarımızda pranga yok; söyler misiniz nedir bizi kısıtlayan? Ve birkaç kez daha düşünüp söyler misiniz hala neden korkuyoruz?
Korkuyoruz bazen de soluk alıp vermekten. İstemediğimizi sandığımız şeyin hayat ve yaşamak olduğu gelene değin zihnimize, sarhoş bir halle nahoş bir tatta bakıyoruz. Salıveriyoruz dünyalara bir deli rüzgâr ve en çok yaşamaktan değil, yaşayamamaktan korkuyor; her selaya kulak kabartıp, her renkte bir mana arıyoruz. Sonu gelmiyor isteklerimizin. Yeryüzüyle kalmıyor, gök kubbeyi bile sarsıyor çığlıklarımız. Hayallerimiz sarıyor yedi kat semayı, rüyalar konuk oluyor evlere bir bir. Ne zaman serinletecek bir rüzgâr esecek diye bekliyoruz.
Korkuyoruz! Evet, korkuyoruz “korkuyorum” demekten. Güneşin doğmayacak oluşundan, ertesi günü göremeyecek olmaktan, yaşadıklarımızdan, yaşayacaklarımızdan, sırlarımızdan, bir sabah onun olmayışından, boşa harcananlardan ve geri kalanlardan. Ah! Ne çok şeyden de korkuyoruz da hala “korkuyorum” demekten korkuyoruz.
Korkuyoruz! Yani atıyoruz ilk adımını kaybetmenin, yani sırtlıyoruz tüm yükünü çelimsiz dünyanın ve mahvolmuş bir vahameti göğüslüyoruz günden güne. Ve bilmiyoruz nokta yerine virgül koyarsak ne olur; sarıya yeşil dersek kim ne der. Çünkü o denli sıradanlığı çerçevelemiştir ki bu tablo, baksak ya da adım atsak kayboluveririz. Sorun etmeyiz hayatın sıradanlığını, gri bir tondan ibarettir tüm tümceler. Oysa özgürdür tüm insanlar, yani öyle değil miyiz hepimiz? Öyle düşünmekte ve öyle yaşamamakta mıyız? Öyleyse nedir hala bizi sınırlayan; kısıtlayan nedir özgürlüğümüzü? Soru işaretlerini kaldıramıyoruz yaşamımızdan ve bir parantez dahi açamıyoruz. Madem kollarımızda kelepçe, ayaklarımızda pranga yok; söyler misiniz nedir bizi kısıtlayan? Ve birkaç kez daha düşünüp söyler misiniz hala neden korkuyoruz?
Yorum Yapın-Paylaşın Sesinizi Duyurun!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder