4 Ocak 2013 Cuma

Göçmen Bulut



Süleymaniye’ nin arka sokaklarında oynadığı oyun, ıhlamurların ıslanmasıyla son buldu. Şekillerinden pek çok şeye benzettiği bulutlar, son kez geçti üzerinden.
Önüne bakmadan yürümeye alışmıştı artık. Burada köyündeki gibi taşlar yoktu her yol üzerinde. Çiçek açan dallarla, ağaçlarla bezeli dağlar yoktu burada. Serseri rüzgârların saçlarını okşamasını saymazsak; ne bir anı, ne de bir hatıra vardı; ona köyünü anımsatacak. Bir de renkli gözleriyle, renkli bakabilseydi dünyaya, daha bir hoş olacaktı şehir hayatı. Kedilerin bile dolaşmaktan çekindiği bu kaldırımlarda büyüyecek olmak; onu olmasa da memleketlilerini endişelendiriyordu. Nakış tuttururmuş gibi elini aşağı yukarı hareket ettirmesi, çocukların ilgisini çekmiyordu. Kutu gibi odaların, kutu gibi camlarından bakmaya alışık olduğu küçük dünyası, şimdi hiç tanıdık gelmiyordu bu küçük çehreye. Gökyüzünün, maviden başka rengi olduğunu ilk burada anladı. Son kez güneşli bir günde bakabilmişti gökyüzüne. Buraya ilk geldiğinde ise bir kızıllık karşılamıştı onu. Hiç şahit olmadığı bu olay, onda küçük dilini yutturacak bir şaşkınlık etkisi yapmıştı. Her köşesini ezbere bildiği, adeta yalayıp yuttuğu memleketinden sonra, kendisini yutmaya hazır bir şehre gelmiş olmak, onun için korkunç bir durumdu. Lâkin o, bunun da farkında değildi.

Gelişi göçmen kuşları andırıyordu. Sürünün en arkasına takılmış bir göçmen kuşu... Nereye ve nasıl gittiğini bilmeyen ve dönüşü de asla olmayacak... Bu göçmen kuş, muhtemelen geri dönemediği için soğuktan donacaktı. Bu küçük çehre sıcaklığını çözülmez bir buza döndürecekti.

Yüzündeki beneklerin arkasına sakladığı gülümsemesi, uzun süre fark edilmedi.  Atarken, parke taşlarla döşeli kaldırımdan, sıcaktan kavrulmuş asfalta adımını; anladı bir kez daha; ağacın meyvesinin, yaprağına ne kadar uzak olduğunu. En fazla toprak ve taştan yolardı hayalleri. Bulutlara bile bu yollarla çıkmıştı. Hayallerini bu yollarda beklerken kurmuştu. Şimdi, hepsi düşmandı ona...

Yolun sonunda ki yanıp sönen ve bir türlü yanıp yanmayacağını karar veremeyen sokak lambasına gözü ilişti. Bir taşla bu işkenceye son vermek istedi. Son yaramazlığından bu yana çok zaman geçmiş olsa da bu tehlikeli oyuna girmeyecekti.

Dayanamayıp bir kez daha kaldırdı kafasını gökyüzüne. Şimdi karanlıkla birlikte hiçbir şey görünmüyordu. Oysa yıldızlar olmalıydı. Köyünden bakınca, öğretmenin öğrettiği ve her gün bayrağında gördüğü yıldızları görüyordu gökyüzünde. Ama şimdi; şehrin parlak ışıklarıyla birlikte yok olmuş ve tam siyahlığa da benzemeyen bir gökyüzüydü gördüğü. Derken yaklaşan bir bulutta resmini gördü kara gözlü yârinin. Heyecanı öylesine arttı ki, kendisine yaklaşanları ve yanından geçenleri fark edemez hâle geldi. Acaba bir kez daha görebilecek miydi doğduğu toprakları ve sevdiği insanları. Öylesine yabancı, öylesine uzaktı ki hayalleri bu şehre, uzansa da tutunamayacaktı. Farkında olduğu tek şey nerede olmadığıydı.

Okyanusta yolunu kaybetmiş bir canlının hayatı neyse, onun için de oydu şehir hayatı. Alabildiğine uzayan ve neredeyse arşa değen binaların arasında yürümek, ona bir yandan da cüceymiş hissi veriyordu. Kulağının henüz alışık olmadığı afili kornalar ve burnunu yakan azot kokusu bambaşka bir ifadeye bürüyordu yüz hatlarını. Ya yeniden doğacaktı ya da burada ölecekti. Ölürse kaybetmiş olacaktı ve belki de geri dönecekti kutsal saydığı memleket topraklarına... Yeniden doğması elbette çok zordu ve yeniden doğduğu vakit, kazanıp kaybedeceği de meçhuldü. İlk ve son kez önüne baktı; resmini gördü kırışık hatlarla sarı bir kavak yaprağında ve anladı ölüme ne kadar yakın ve yaşama ne kadar soğuk olduğunu...

Hiç yorum yok:

Yorum Yapın-Paylaşın Sesinizi Duyurun!
Bu yazıya 1 yorumda sen yaparak düşüncelerini yazabilirsin!.Hatta hemen sol tarafta bulunan Paylaş butonuyla bu yazıyı arkadaşlarınla paylaşabilirsin