Süleymaniye’ nin arka sokaklarında oynadığı oyun, ıhlamurların ıslanmasıyla son buldu. Şekillerinden pek çok şeye
benzettiği bulutlar, son kez geçti üzerinden.
Önüne bakmadan yürümeye alışmıştı
artık. Burada köyündeki gibi taşlar yoktu her yol üzerinde. Çiçek açan
dallarla, ağaçlarla bezeli dağlar yoktu burada. Serseri rüzgârların saçlarını
okşamasını saymazsak; ne bir anı, ne de bir hatıra vardı; ona köyünü
anımsatacak. Bir de renkli gözleriyle, renkli bakabilseydi dünyaya, daha bir
hoş olacaktı şehir hayatı. Kedilerin bile dolaşmaktan çekindiği bu
kaldırımlarda büyüyecek olmak; onu olmasa da memleketlilerini
endişelendiriyordu. Nakış tuttururmuş gibi elini aşağı yukarı hareket
ettirmesi, çocukların ilgisini çekmiyordu. Kutu gibi odaların, kutu gibi
camlarından bakmaya alışık olduğu küçük dünyası, şimdi hiç tanıdık gelmiyordu
bu küçük çehreye. Gökyüzünün, maviden başka rengi olduğunu ilk burada anladı. Son
kez güneşli bir günde bakabilmişti gökyüzüne. Buraya ilk geldiğinde ise bir
kızıllık karşılamıştı onu. Hiç şahit olmadığı bu olay, onda küçük dilini
yutturacak bir şaşkınlık etkisi yapmıştı. Her köşesini ezbere bildiği, adeta
yalayıp yuttuğu memleketinden sonra, kendisini yutmaya hazır bir şehre gelmiş
olmak, onun için korkunç bir durumdu. Lâkin o, bunun da farkında değildi.
Gelişi göçmen
kuşları andırıyordu. Sürünün en arkasına takılmış bir göçmen kuşu... Nereye ve
nasıl gittiğini bilmeyen ve dönüşü de asla olmayacak... Bu göçmen kuş,
muhtemelen geri dönemediği için soğuktan donacaktı. Bu küçük çehre sıcaklığını
çözülmez bir buza döndürecekti.
Yüzündeki
beneklerin arkasına sakladığı gülümsemesi, uzun süre fark edilmedi. Atarken, parke taşlarla döşeli kaldırımdan,
sıcaktan kavrulmuş asfalta adımını; anladı bir kez daha; ağacın meyvesinin,
yaprağına ne kadar uzak olduğunu. En fazla toprak ve taştan yolardı hayalleri.
Bulutlara bile bu yollarla çıkmıştı. Hayallerini bu yollarda beklerken
kurmuştu. Şimdi, hepsi düşmandı ona...
Yolun sonunda ki
yanıp sönen ve bir türlü yanıp yanmayacağını karar veremeyen sokak lambasına
gözü ilişti. Bir taşla bu işkenceye son vermek istedi. Son yaramazlığından bu
yana çok zaman geçmiş olsa da bu tehlikeli oyuna girmeyecekti.
Dayanamayıp bir kez
daha kaldırdı kafasını gökyüzüne. Şimdi karanlıkla birlikte hiçbir şey
görünmüyordu. Oysa yıldızlar olmalıydı. Köyünden bakınca, öğretmenin öğrettiği
ve her gün bayrağında gördüğü yıldızları görüyordu gökyüzünde. Ama şimdi;
şehrin parlak ışıklarıyla birlikte yok olmuş ve tam siyahlığa da benzemeyen bir
gökyüzüydü gördüğü. Derken yaklaşan bir bulutta resmini gördü kara gözlü
yârinin. Heyecanı öylesine arttı ki, kendisine yaklaşanları ve yanından
geçenleri fark edemez hâle geldi. Acaba bir kez daha görebilecek miydi doğduğu
toprakları ve sevdiği insanları. Öylesine yabancı, öylesine uzaktı ki hayalleri
bu şehre, uzansa da tutunamayacaktı. Farkında olduğu tek şey nerede
olmadığıydı.
Okyanusta yolunu
kaybetmiş bir canlının hayatı neyse, onun için de oydu şehir hayatı.
Alabildiğine uzayan ve neredeyse arşa değen binaların arasında yürümek, ona bir
yandan da cüceymiş hissi veriyordu. Kulağının henüz alışık olmadığı afili
kornalar ve burnunu yakan azot kokusu bambaşka bir ifadeye bürüyordu yüz hatlarını.
Ya yeniden doğacaktı ya da burada ölecekti. Ölürse kaybetmiş olacaktı ve belki
de geri dönecekti kutsal saydığı memleket topraklarına... Yeniden doğması
elbette çok zordu ve yeniden doğduğu vakit, kazanıp kaybedeceği de meçhuldü.
İlk ve son kez önüne baktı; resmini gördü kırışık hatlarla sarı bir kavak
yaprağında ve anladı ölüme ne kadar yakın ve yaşama ne kadar soğuk olduğunu...
Yorum Yapın-Paylaşın Sesinizi Duyurun!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder